Fransa’da Salyangoz Yemedim

Ah Maykıl ah… Maykıl, adını vermek istemediğim, Fransa maceramdaki yoldaşıma verdiğim kod adı. Kanlı canlı gerçek bir insan ürünüdür, hayal ürünü zannetmeyin diye saçmalıyorum işte şuan. Neyse, maceramız Paris’te başlayacak ve Lyon’da devam edecektir sevgili okurlar.

Tekerleri İstanbul’dan kalkıp Roma’ya dokunan, aktarmalı uçağımız Paris havaalanına varmıştı sonunda. Maykıl’ın da içinin kıpır kıpır olduğunu, heyecandan çişinin geldiğini anlayabiliyordum. Ne de olsa Paris’e gelmiştik. Bavullarımız dönen plastik tezgahlarda o kadar huzurlu yatıyorlardı ki, bir an rahatsız etmeye kıyamadım. Bavulum uzaklaşmaya başlayınca bir tur daha dönmesini beklememek için koştum arkasından ve yakaladım. Paris şehir merkezine metro ile geçiş yapmak için yerin altına inen yürüyen merdivenlerde yerimizi aldık. Aşağıda beklerken uzun voltalar atmaya başladık. Bu sırada Maykıl, bavulları taşımamıza rağmen, sırt çantasını durağın öbür ucunda bırakmıştı. Volta sırasında geri oraya döneceğimizi düşünmüş olsa bavulunu da taşımazdı. Raylar durgun durgun, gelecek metal tekerleri beklerken ileride bir hareketlenme oldu. Havaalanı’nın girişinde gördüğümüz asker üniformalı izbandutların kalın sesleri ve hararetli el kol hareketleri dikkatimizi çekti. O sırada Maykıl’ın jeton düştü. “Ulan, benim çanta orada kaldı!” demesiyle o tarafa koşturduk. İngilizce derdimizi anlatmaya çalıştık. Ama yalnızca Fransızca yanıtlar alabiliyorduk. Çantaya yaklaştırmıyorlardı. Sonunda hem İngilizce hem Fransızca bilen bir kişi derdimize derman oldu. Maykıl askerlerin kızgın ve tiksinti dolu bakışları arasında çantasını aldı. Kısa bir süre sonra  fünyeyle havaya uçmasına ramak kalan haritasını, çoraplarını, donlarını ve diğer ıvır zıvırlarını adamlara gösterdi. Fransızca anlamamıza rağmen, Maykıl’a sövdükleri ses tonlarından anlaşılıyordu. Metro geldiğinde, gergin hava bulutunun içinden sıyrılıp kendimizi vagona attık.

Gezeceğim yeri adım adım, hissederek, kalbime ve ruhuma işleyerek keşfederim. Şehrin tüm sokaklarını arşınlayarak gezerim. Tarihi yapılarını elleyerek bir parçası olurum. İnsanları incelerim ve onlarla konuşurum. Kitap okur gibi… Kaldırım taşlarını takip ederim, ta ki basılmamış bir sokak kalmayana kadar…

Maykıl yürümekten yoruluyordu ve ayakları sürekli ağrıyordu. Devamlı dinleniyorduk. Bana ayak uyduramadığı ve sudan sebeplerle tartışıp durduğumuz için bir gün bağırış çağırışlar arasında farklı sokaklara daldık. Sabah vaktiydi. Önünden geçtiğim Les Deux Magots adlı kafede oturan takım elbiseli, kırk yaşlarında bir adam croissantını yerken filtre kahvesinden bir yudum aldı. Etrafa attığı küçümseyen bakışlardan sonra Le Monde gazetesini okumaya başladı. Canım croissant çekerek yürümeye devam ettim.

Mimarileri Orta Çağ’ı anımsatan binaların arasında ilerlerken karşıma ihtişamlı melek anıtlar, yıllara meydan okuyan kalın gövdeli ağaçlar, büyük meydanlar, endamlı geçitler, eski kiliseler, gerçekten farkı olmayan heykeller ve harikulade dikili taşlar çıktı. Binaların çatılarından ve duvarlarından fışkıran süvari, melek ve şeytan heykellerine ağzım açık baktım. Meydanlardan ve büyük ama çok büyük parklardan geçip Sacré-Cœur Bazilikası’na ulaştım. Dört kubbesinin arkasından geçen bulutları izledim. Tepeden bakan ve çığlık atan hipogrif heykelleri içime ürperti saldı. Kutsal mekanın mimarisini iyice özümsedikten sonra yayan vaziyet Louvre Müzesi’ne gittim. Mona Lisa’ya göz kırptıktan sonra yaklaşık üç yüz metrelik Eyfel Kulesi’ne doğru yola koyuldum.

Sen Nehri’nin yanına yaklaştığımda, lüks bir restoranın önünde yavaşladım. Cam soğutucunun içinde sergilenen barbun balıkları, baş aşçı tarafından ışığa tutulunca arkası gözükecek kadar ince olan jambon dilimlerine sarılıyordu. Yanındaki tezgahta duran defne yapraklarını eliyle ufalayıp jambon sarılı balıkların üzerine serpiştirdi. Kekik, karabiber ve limon suyu eklerken, yaptığı işten büyük bir keyif aldığı mırıldandığı şarkıdan ve gülümsemesinden belli oluyordu. Dikilmiş, kendisini izleyen bana baktığında Fransızca bir şeyler söyledi. Tereyağı kalıplarını kaşıktan bıçak yardımıyla, daha çiğken bile enfes gözüken yemeğin üzerine attı. Fransızca bilmediğim için “İşin sırrı her şeyin kıvamını tutturmakta!” dediğini tahmin ettim ve kafamı salladım gülümseyerek. Mırıldandığı şarkıdan dolayı uçları sivri ince bıyıkları kalkıp iniyordu. Yemeğe tuz serpiştirdiği sırada ayaklarıma komut verdim, ilerlemeye başladım. Yemeğin fırında pişmiş halini, çıktığında tüten dumanını ve burunları hoşça gıdıklayan koku dalgasını düşünüp yutkundum. Masalardaki Louis Vuitton marka çantaları, vücutlardaki Lacosta marka tişörtleri hayalimdeki kokularla birlikte orada bıraktım. Onu bunu bırakın da Fransa’da salyangoz yemedim…

Eyfel Kulesi’ne gitmeden önce, nehrin kenarındaki Notre Dame Katedrali’ne gitmeye karar verdim. Gördüğüm manzara inanılmazdı. Nehirde yolculuk eden teknelerin çıkardığı sesler eşliğinde, turist kortejini selamlayan sokak sanatçılarının arasında nedense yaş pastaya benzettiğim katedralin fotoğraflarını çekmeye başladım. Küçükken zihnime işlemiş Victor Hugo’nun kambur Notre Dame’ı batı cephesindeki çan kulesinden el sallıyordu bana. Her şeye rağmen hayatın çok güzel olduğunu söylüyordu gözleri. Dünyanın güzelliklerini yansıtıyordu çirkin suratı ve bedeni. Neşelenip Quasimodo’ya el salladım, hoplaya zıplaya gülücükler saçarak ilerlemeye devam ettim. Quasimodo, beni girişte karşılayıp heyecanlı heyecanlı katedrali gezdirmeye başladı. Aşık olduğu Esmeralde’nin asılıp onun ölümüne sebep olan Frollo’yu tepeden aşağı ittiği kuleye çıktık. Sen Nehri etrafında içten dışa doğru yuvarlaklar çizerek yayılan Paris’i izledik. Rüzgar, dünyanın güzelliği hakkında fısıldadıklarımızı diğer insanlara taşıdı. Yoksulların, sakatların, yetimlerin ve mağdurların sıcacık tebessümlerini kalbimizde hissettik.

Eyfel Kulesi’ne vardığımda “Deniz!.. Deniz!..” sesleriyle irkildim. Adımın seslenildiği yöne baktığımda Maykıl’ı gördüm. Hiçbir iletişim aracı kullanmadan buluşmayı başarmıştık. Tartışmayı unutmuşa benziyordu. Bir restoranda yediği makarna ve içtiği kolaya harcadığı paranın miktarını söylediğinde “Makarna değil, kazık yemişsin sadece…” dedim. “Ama makarnanın sosu falan çok güzeldi oğlum!” karşılığına cevap vermeden Eyfel Kulesi’nin yanındaki çimlere uzandım. Etrafa kulak kesildiğimde, her dilde sözcükler duyuyordum. Her renkten kelebeklerin oluşturduğu cümbüş gibiydi. Sözcüklerin kanatları da çırpındıkça, anlamadığım ses öbeklerinin etkilerine dikkat kesildim. Sözcük etkisi de büyük bir olay olsa gerek diye düşündüm.

Zamanı yavaşlatıp, rahat rahat uzunca vakit geçirdik Eyfel Kulesi etrafında. Ardından Şanzelize Caddesi’nde yürüyüşümüzü yaptık. Caddenin sonunda Arc de Triomphe (Zafer Anıtı) çıktı karşımıza. Zafer Anıtı’na geçmek için etrafında dönen arabaların önüne attık kendimizi. Sinirli korna sesleri içinde koşarak, atlayarak ve zıplayarak anıta çarpılmadan vardık. Ne yazık ki ancak anıta vardığımızda alt geçit olduğunu keşfettik. Köyden indim şehre tarzını üzerimden atmak için adımlarımı yavaşlattım, dik durdum. Kaşlarımı hafif çatıp, dudağımın yanını az büzdüm ve anıtı incelemeye başladım. Etraftaki kızları kesen Maykıl’a bakıp “Cık, cık, cık…” ayıplamasını çaktım.

Paris’de üç veya dört kez döner yediğimiz bir kebapçımız vardı. Adı Mevlana idi. Her seferinde kebapçıdan çıkarken alışkanlığım olarak tüm hesabı ödemiştim. Bir gün, yine dönerlerimizi yedikten sonra masadan kalkıyorduk ki, Maykıl “Bu sefer de ben ödeyeyim,” dedi. “Tamam,” dedikten sonra elimi yıkmaya gittim. Kapıdan çıkıp, dışarıda bekleyen Maykıl’ın yanına gidecektim ki; kapının eşiğinde kasadaki dayı “Usta sizin dönerlerden teki ödenmedi,” dedi. Bir an hata verdim, mavi ekran oluştu. Özür dileyip, parayı ödedim ve içimden söverek kendimi rahatlatmaya çalıştım. Ya havle vela….

Yaklaşık on günlük harika Paris deneyiminden sonra Lyon’da bizi bekleyen gönüllü çalışma kampına doğru yola çıktık. Paris’de bulunan, ünlü Gare de Lyon garından bindiğimiz hızlı trenle, Almanya’da bile görmediğim yüksek bir hızla seyahat ettik. Hızdan dolayı beynimde oluşan her görüntü bulanıktı. Daha net görmek için uzak ama çok uzaklara bakmak gerekiyordu.

Volkanlarla, yoğun ağaç örtüsüyle, doğal parklarla ve yüksek dağlarla çevrili Saint-Genes Champanelle’ye vardığımızda bol oksijenli havayı, ardından da yaktığım sigaranın dumanını içime çektim. Kamptaki insanlarla tanışma faslından sonra Ceyrat, Saint-Genes Champanelle ve Clermont-Ferrand hakkında bilgiler aldık. Yamaç paraşütü, doğa gezisi ve dağ bisikleti için harika bir alandı bu çevre. Harika doğa karşısında heyecanlanmış ve abartılı derecede sevinmiştim.

Kampın bulunduğu yer, sis tabakasının üstünde bulunan bir dağdı. “Oha nereye çıkıyoruz?” diye geçirmiştim içimden. Tepedeki yerleşkelere ise köy demeye bin şahit isterdi. Bildiğiniz lüks villalardı evler, arabalar son modeldi. Bizim işimiz tarihi bir kilisenin ilerisindeki, tarihi bir havuzu restore etmekti. Havuz dediğim, Orta Çağ’da kıyafet yıkamak ve dilek tutmak için kullanılan etrafı tonluk taşlarla çevrili su birikintisi…

Gelişimizin şerefine verilen partide, bizi önce bir şarap mahzenine götürdüler. İçeri girdiğimizde teker teker sürüyle fransız peyniri, şarap ve şampanya (St.Genes Champanelle adından da anlaşılacağı üzere) bizi bekliyordu. Ağzımızda harikulade tatlar bırakıp midemize yol alan peynirlerle birlikte kaç kadeh şarap ve şampanya içtiğimizi hatırlamıyorum. İlerleyen vakitlerde kırmızı renkli öbekler kustuğumu hatırlıyorum sadece.

Gönüllü çalışma kampı zarfında, uçsuz bucaksız ormanlar üzerinde kuş misali süzülerek yamaç paraşütü yaptık. Kaskımızı takıp uzak diyarlara yol alacakmış gibi at sürdük. Orta Çağ dönemini anımsatan köylerde ve kasabalarda sınırsız eğlenceli festivallere ve karnavallara katıldık. Orta Çağ Fransa’sını anlatan kostüm alayının geçişini seyrederken içkilerimizden yudumladık. Ağaçların yoğunluğundan dolayı yere ışık düşmeyen doğal parklarda, buz gibi akan dağ sularından içtik. Dağların yamaçlarında, yere örtü serip manzaranın eşliğinde piknik yaptık. Bisikletlerimizle rüzgarın çocukları olduk. Mağaralarda, bugüne değin süre gelmiş zamanın nemi ciğerlerimize nüfus etti. Kaldığımız köye, kanla başla çalışarak, ağır çimento torbalarını taşıyıp harç makinasında kardık. Sıva malası ile duvarları ördük. Köye, tarihi havuzlarını geri kazandırdık. Kısaca, Lyon’da bulunduğum bölge hayatımın doğa harikaları kesitinde yok olmayan bir şerit olarak beynime zımbalandı. Lyon’da tanıştığım Fransız’ların cana yakınlığı ve misafirperverlikleri beni şaşırttı. Türkleri hiç sevmedikleri söylentisini Türkiye’de uzun süre bulunmuş Fransız bir amca şu sözlerle yalanladı: “Politika hırs ve düşmanlık gerektirir. Tek tek insanlarla tanışmadığın sürece bir millet hakkında ne dersen de yanılırsın.”

Kampın son günü, çoğu kişinin ayrılık ağlamalarından sonra, Paris’e geri döndük. İstanbul’a bizi taşıyacak olan kanatlı araca bindik. Döndüğümüzde bavullarımız kaybolmuştu. Kayıp başvurusunda bulunduğumuzda bavulların yanlışlıkla Mısır’a gitmiş olduğu söylendi. Çok isteyip de gidemediğim Mısır’a bavullarım bile gitmişti. İki ila üç saatlik bavul faslından sonra bavul bilgilerini verdik, yaklaşık bir hafta sonra eve teslim edileceği bilgisini alıp oflaya poflaya uzaklaştık.

Esenler otogarına geldiğimizde cebimde nakit olarak sadece az bir döviz kalmıştı. Babasının durumu iyi olan Maykıl’ın ise epey bir dövizi ve Türk lirası vardı. “Maykıl sen otobüs bileti alırken benimkini de alsan? Ankara’da veririm sana,” dediğimde “Ya abi git bozdur! Bana ne!” karşılığını aldım. Bavul faslının siniri, sürekli tartışmamızın gerginliği, etrafta dövizci olmaması ve çevredeki kuyumcuların ölü fiyatına döviz bozması etkenleri birleşince büyük çarpışma meydana geldi. Maykıl’ın boğazına sarılmıştım! Etraftan koşan taksiciler ayırdı bizi. En yakındaki kuyumcudan kazığı yedim. Maykıl ile farklı otobüslere bindik, aynı yollardan geçip Ankara’ya yolculuk ettik.

Türkiye’ye dönerken aklımda hep Fransa vardı. Bir parçam orada kalmış gibi hissediyordum. Şu an, hala oraya gidip kayıp parçamı bulma isteğindeyim. Aslında hiç bulamayacağım parçam bir mazeret… Biliyorum… Siz de o parçayı bulmaya gidin, her gidişinizde bir parça daha bırakın.

Au revoir !

Please follow and like us:
RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
LinkedIn
Share
Instagram

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.